YENİ BİR DİL ÖĞRENDİM

Published at: https://www.yazihane.narmanlisanat.com/2021/01/05/yeni-bir-dil-ogrendim/

Boş mekan veya boş zaman diye bir şey yoktur. Her zaman görülecek ve duyulacak bir şey vardır. Aslında, elimizden geldiğince sessiz olmaya çalışın, yapamayız.

John Cage, Silence: Lectures and Writings

Kinetik ses yerleştirmesi olarak Zilberman Galeri’de kurulan, Duvarların Dili Olsa Da Sussa adlı kişisel sergisiyle Selçuk Artut, “duvarların dili olsa da konuşsa” gibi halk dilinde sık kullanılan bir ifade üzerinden ses ve bellek arasındaki kuvvetli bağa bir gönderme yaparken, istiare içerisinde belleğe yeni bir açıdan bakmayı öneriyor.

Gelişen teknoloji ve dijitalin imkanlarıyla ses ve hafıza ilişkisi üzerine yeni bir ifade yakalayan sanatçı, duvar metaforunu kullanarak dikitlere ve sarkıtlara benzer dokuz farklı ses istasyonunu belirli bir düzen içerisinde mekana yerleştiriyor. Herhangi bir estetik kaygıya kapılmadan, düşünsel bir bütünlüğü yakalama gayretiyle ses ve hareket üzerine yoğunlaşmak mümkün kılınıyor. Artut’un güncel teknolojilerle desteklediği önceki çalışmalarında da makine estetiği ve fikirsel tutarlılık arasındaki bütünsel ilişkiyi irdelediğini gözlemleyebiliriz.

Selçuk Artut, Duvarların Dili Olsa da Sussa, 2020, Kinetik Ses Yerleştirmesi

Uzamda ve zamanda varlığımızı sürdürürken her geçen saniye daha fazla ses yığınları çevremizde dalgalanıyor, bilinç ve bilinçaltımıza ulaşıyor, bedenimize işliyor, kulaklarımıza ilişiyor. Peki sessizlik nerede? Yok! Tüm evren yüksek veya alçak ses dalgaları ile tınlıyor, herşey ses çıkartıyor, konuşuyor. Duvarın da bir sesi var. Her tınıyı hafızasında biriktiriyor, duyamasak da kendi sesini mekana yayıyor.

Sese tanıklık edebiliriz fakat onu ispatlayamayız. O, an içinde bir doğaçlamadır, beklenmedik bir anda vuku bulandır. Belirli bir mesafeden değil, direk kendi içinde onu dinleriz; içimize sızar, bedenimizi kuşatır, bazen boğar, zaman zaman titreştirir. Belirli bir perspektiften bakmak, obje karşısında tanımlı bir mesafeyi zorunlu kılar. Walter Ong bize hatırlatır: “Görüntü ayırır; ses birleştirir. Bir şeyi görmek, seyretmek için o nesneden uzaklaşmak gerekir; hâlbuki ses, insanın içine akar”.[1] Ses, insanı gerçekliğin ortasında ve eşzamanlılık içinde konumlandırır, oysa vizyon insanı nesnelerin önüne ve sıralı bir şekilde konumlandırmakta ısrarcıdır. Duvarların Dili Olsa Da Sussa’da da sergi mekanında varlık gösterdikçe buna benzer bir durumla karşı karşıya kalmaya başlarız. Aralarında yaşayıp konuştuğumuz duvarların yüzeylerinde biriken, içine sızan sessel hafızalarla dolu olduklarını hissetmeye itiliriz. Anlam alanından ve karşılıklı dilsel bir münakaleden ayrılmaya başlayan ses, imajın idrakı için bir araç olmaktan kurtulur, onun alanından kopma istencine girer. Böylece tek bir enstelasyonla doldurulan loş galeri mekanında, imajın kararlılık ve yorumlanabilirlik alanından çıkmaya başlarız.

Yapılmak istenen, seslerle dolu duvarların belleğini imgenin temsiliyetiyle ortaya koymak değildir. Gösterilen asıl çaba, yerleştirmenin kinetik hareketleriyle birlikte imgenin sessiz ve otoriter ifadesini, duvarların temsil edemediğimiz, dile sığmayan ve muğlaklaştırılmış kendi sesleriyle yeniden keşfetmektir.

Nihayetinde Artut tarafından programlanan, sanatçının kendi sesinden derlenmiş ses bankaları, fonetik alfabeyi bilgisayar tarafından üretilen rastlantısal bireşimlerde melezler. Belleksel-işitsel yapıları anlam haritamızın dışına taşıyarak duvar metaforunda birleştirir. Programlanmış, yeni algoritmalar yaratan kurmaca bir duvar dilini işitir oluruz. Mekanda adım attıkça sese ve harekete odaklanmaya, belleği anlama çabası içine girmeye yönlendiriliriz. 

Mekanik enstelasyondan yayılıp mekanda yankılanan duvarların periyodik “sessizliği”, bizi somut ve fiziksel bir görsel algılamadan soyut, elle tutulamaz akustik uzamın boşluğuna doğru, yankılanımsal çalkantının kaynağı olan sanatçının içsel ses ambiyansına çeker. Sarkıtlı bir mağaranın koridorundan alınmış küçük bir kesiti andıran kinetik heykel, süreli hareketleriyle malzemenin ötesine geçer. Oldukça sade olan mimari tasarımı ve ritmik işleyişi hareketle bir uyum sağlamamız için deneyimleyeni yönlendirmeye başlar. Kinetik hareket aynı zamanda ses ve malzeme arasında etkileşimi kurarken, mekansal dönüşümü duyumsamamızı sağlamaktadır. Hareketlilik ile senkronik bir bağ oluşturmaya başlayan kişi, serginin ana metaforu olan duvarın “sessizliğini”, hareket-ses ilişkisi dolayısıyla duyma gayretine girer.

Selçuk Artut, Duvarların Dili Olsa da Sussa, 2020, Kinetik Ses Yerleştirmesi

Bir duvarın algoritmik ses kodlarından oluşan dili nasıl bir şeydir, bu dille bize iletilmek istenen nedir?

Sesten yoksunluk imkansız, sessizliğe katlanmaksa inanılmaz zor olacaktır. Sessizlik içinde olduğunuzu düşündüğünüz anlarda bile sesleri işitebiliyor musunuz? Etrafımızdaki her obje, her hareket duyamadığımız, kulağa nasıl geldiğini bilmediğimiz seslerle dolu. Peki bu sesleri nasıl bileceğiz? Seslerle ve gürültülerle dolu bir dünyada, tanımlanan ve tanımlanamayan, bildik bilmedik bu sesleri anlayıp ayırt edebilmeye muktedir miyiz? Belki de işitemediğimiz seslerin bazıları beklenmedik zamanlarda aniden kulağımıza ilişen, içimizi gıcıklayan, bizde merak uyandıran, en zorlayıcı ve sırnaşık olanlardır. Her sese bir anlam atfedebiliriz pekala, yine de anlam içerisine sığdıramadıklarımız sonsuz sayıda kalacaktır. Atfımızdan yoksun olanlar ise bu noktada anlamsızın alanına; insanın dil ve bellek bütününün haricinde kalan mantık dışı alana itilmeye başlar. Selçuk Artut ise anlam temeline oturan tüm bu fonetik sistemi ve insan ağzının enstrumanlarının çıkardığı sesleri dizgisel bir bozuma uğratıyor. Taşları yerinden oynatılmış fonetik bir dizin, adeta anlaşılamaz, unutulmaya yüz tutan bir belleği ve tanıdık gelmeyen fonetik bir çeviriyi ortaya koyuyor. Bu sesler bize çok yakınlar, sanki daha önceden duymuşuz, işitebiliyoruz, anlamak ve hatırlamak istiyoruz fakat anlam ve anlamsızlığın arasında kalan o sesi işittikçe dinlemeyi beceremez oluyoruz. Burada artık ses anlama ve hafızaya bir katkı sunuyor mu? Yoksa mantıksal bir dayanak olmaktan çıkıp kendi varlıksal niteliklerini dışavuran, insana ne kadar da tanıdık gelse, muğlak konumdaki bir bilinmez olarak yüzümüze mi vuruyor? Bunu kinetik ses yerleştirmesine tanıklık eden her birey kendi deneyiminde sorgulayacaktır.

Belli bir mühendislik kullanılarak tasarlanan düzenekte hareketi ve sesi oluşturan öğeler tanımlı algoritmalarla çalışıyor. Bu kinetik düzenekten sürekli aynı çıktıları alacakmışız gibi bir önsezide bulunabiliriz ancak her bir devirde kendimizi içinde bulduğumuz psişik sessizlik ve ses-mekan yaratımı birbirinden eşsiz olacaktır. Her bir sessizliğin bozuluş anı bize farkında olmasak da bedensel ve bilişsel yeni bir şey iletecektir; duvarın kendi dilini, tanıklıklarını, sessizliğinin sanatçı tarafından tahayyülerini. Kinetik ses yerleştirmesini ziyaret edenler güncel ses teknolojilerinin, kodların ve kurulu mekanik bir sistemin ütopik alanında kendilerini bulacaklardır. Galeri mekanında enstelasyonla etkileşimde bulundukça, sürekli ilişki halinde olduğumuz duvarın kurgusal dilini öğrenebilme potansiyelini ve bilinmeyenlerini keşfetmek için olası yollara koyuluruz. Duvarların Dili Olsa Da Sussa bir duvarın diline tanıklık etmek ve onu deneyimlemek için kapıları aralıyor.

 Arek Qadrra


[1] Walter Ong, Sözlü ve Yazılı Kültür: Sözün Teknolojileşmesi, çev. Sema Postacıoğlu Banon, Metis, 2014